BİTMEYEN TİMUR FAKTÖRÜ…

Halikarnas’ta kale inşe etme fikrinin babası Şövalye Schlegelholtz kimdi? Bölgede bitmeyen Timur faktörü…   

Teğmen Hesso Schlegelholt, Naillac’tan bir önce görev yapan Magistra (amir) Fernandez de Heredia tarafından  1391’de Cos’a tayin edilmiş Alman(teutonic) kökenli bir subaydı. Bu dönemde, gönüllü ya da paralı hizmet etmek üzere Rodos’a gelen her şövalyeye Kos’ta(İstanköy) en az bir yıl çalışma zorunluluğu getirilmişti. Kos, kıdem tazminatı birikimi ve terfi için bulunmaz bir adaydı. İkisi papaz, 25 şövalyenin amiri olan Schlegelholt, aynı zamanda usta bir mimardı. Calymnos, Leros adaları da ona bağlanmıştı. Teğmen, tüm bu adalardaki kiliselerin tadilat ve aydınlatılma işleri, 20 kürekli gemi ve fosralarının bakımı da dahil; mühimmat, silah, kıyafet, erzak, ilaç, hayvanlara yem ve çeşitli malzemelerin tedariki gibi pek çok yükümlülükleri yerine getiriyordu.  Bunlara ilaveten kale, sur, hane gibi yapıların bakım, onarım, tahkim, inşa işleriyle de ilgileniyordu

(Resim 1: Bir Teutonic-Alman Şövalye, temsili gravür)

Teğmen Schlegelholt’un tayini,  Osmanlı Donanması’nın Kos’u kuşatıp, hatta kalenin birini ele geçirip, çıkan salgın hastalık nedeniyle adayı terkettiği seneye denk geliyordu.  Aynı sene, Osmanlı Padişahı Sultan Bayezid adalara erzak satışını yasakladığı için Şövalyeler ciddi bir kıtlık dönemine girmişti. Buna rağmen, 12 adaların yiyecek ve içeceklerinin çoğu Anadolu sahillerinden sağlanıyordu ve kıtlığın bir şekilde üstesinden geliyorlardı. Bunu başaran kişiyse, Hesso Schlegelholtz idi. 1391 Osmanlı kuşatması şövalyelere ders olmuştu. Teğmen, derhal takviye tahkimatlara, kule-hisar-hendek yapımlarına girişmiş ve o hızla 2 adet daha kule inşa etmişti.

 

(Resim 2 ve 3 : Salgın hastalık, kıtlık ve Şövalyeler, temsili)

Teğmen Schlegelholt’un Kos’ta olduğunu teyit eden bir diğer önemli kaynak da Kastilya elçisi Ruy Gonzalez de Clavijo’nun günlüğüdür.

22 Mayıs 1403’de Sevilya’dan Doğu’ya bir gemi yelken açmıştır ve içinde de memleketine  dönen Timur’un elçilik heyetiyle beraber Semerkand’a gönderilen Kastilya elçilik heyeti bulunmaktadır. Kastilya Kralı III. Enrique, Moğollar hakkında rakibi Aragon Kralı Marti ile aynı şeyi düşünmemektedir ve Timur’un Küçük Asya’daki Türklerin kökünü tamamen kazımasını istemektedir. Elçisini de bu konuda onu razı etmeye, yani Anadolu’ya bir sefer daha düzenlemesi için Timur’u iknaya yollamıştır. (Bkz-Timur’un Yükselişi ve Batı’nın Diplomatik Cevabı, 1390-1405, Musa Şamil YÜKSEL)

İşte bu  gemi, bir Dodecanese(12 adalar) adası olan Kos’a da uğramıştı, ki tarih 1403’ün Agustos’u olmalı;  Elçi Clavijo’nun notlarına göre buğday, mısır tarlalarıyla dolu adada 100 civarında Rodos’a bağlı kesiş, 1 tane teğmen ve askerler vardı.  (Bkz- “Narratıve of the Embassy of Ruy Gonzalez de Clavıjo to the court of Timour, at Samarcand A.D. 1403-1406” Cambridge University Press, Newyork 2009/”Timur, Rodos Şövalyeleri ve Batı Anadolu Seferi”- Yahya Başkan)

(Resim 4: Kos Komutanı Şövalye Teğmen Schlegelholtz, temsili )

1480’de Haçlılar Birliği Sekreteri Guillaume Caoursin’in, St. Pierre Kalesi hakkında Hacı Felix Faber’e anlattığı hikayeye göre; Kos’un(İstanköy) kumandanı Şövalye Teğmen Schlegelholz zaman zaman Türklerin ülkesine alışveriş yapmaya gidip geliyor, birliğinin bazı ihtiyaçlarını Halikarnas Yarımadası’nda kurulan ve ‘tharse’ denilen(çarsı/ses uyumu)  bir pazardan temin ediyordu. Gerek Papalık, gerekse Türk hükümdarları zaman zaman ticaret yasağı koysa da oluşan kıtlık yüzünden bu emirlere genellikle uyulmuyordu. Zaten  yasak koyup  sımsıkı denetim yapan ve Ege’de 10 yıl boyunca kıtlığa yolaçan Osmanlı Sultanı 1403 yılı itibarıyla artık hayatta değildi. Fetret devri denen bu dönemde Çelebiler (şehzade) taht yüzünden birbirine düşmüştü. Aslına bakılırsa sadece Osmanlı değil, Bizans, Latinler ve Şövalyeler Birliği de bölük pörçük durumdaydı. Küçük Asya’da ne hüküm verecek bir otorite, ne de hükümleri icra edecek bir emir kumanda merkezi kalmıştı. Bu arada, devletler birbirine düşman olsa da halklar arasındaki alışveriş, ticaret devam ediyordu. Teğmen Schlegelholz, işte bu kaos ortamından yararlanmasını bilen becerikli subaylardan biriydi.

(Resim 5: Çarşı-pazar)

Karabağ-Kemer Pazarı, helvacı tüccarlar, Rodos Şövalyeleri

Yazar ve Sekreter Guillaume Caoursin’in,    Şövalye Schlegelholz hakkında “…Teğmen, askeri talim işleriden başka, karşı anakaranın deniz kıyısında Türklerin ‘çarşı’(tharse) dediği bir yerlere de gidip geliyordu. Çarşı; senenin bazı günlerinde binlerce insanın rağbet ettiği fuar düzenlenen bir yerdi.“  şeklinde verdiği bilgi doğruyu ne kadar yansıtmaktadır? (Bkz. Essai de chronologie des campagnes de construction du château Saint-Pierre Bodrum, Monsieur Jean-Bernard de Vaivre)

Gerçekten de, o tarihlerde Yarımada’nın herhangi bir yerinde böyle bir açık pazar kuruluyor muydu? Kuruluyordu ise, bunu nasıl bilebiliriz?

(Resim 6 ve7: Şövalyelerin pazardan erzak tedariki, temsili)

Türkçe ‘panayır’ kelimesinin karşılığı, Grekçe’de ‘panagyris’tir. Bizans’ta 12.yy’dan beri fuarların yapıldığı bilinmektedir. Aslında bu fuarlar Helen uygarlığından da eskiye dayanır; ‘panagyris’ ler zamanla haç törenleriyle birleşmiştir. Diğer taraftan, 13.yy’dan beri Selçuklu Türklerine has bir gelenek daha vardı ki, bunlar panayırlardı. Orta Anadolu’da bu alışveriş yerlerine’yabanlu pazarı’ deniyordu, Uzak Doğu’da açık havada kurulan ‘bozkır ya da sahra pazarları’ gibi.(Bkz-“Geç Ortaçağ Avrupa’sında Pazar ve Panayır İlişkisinin Ticaret Hayatında Rolü ve Türk-İslam Dünyasındakilerle Karşılaştırılması”, Doç Pınar Ülgen)

(Resim 8: Şövalyelerin pazardan erzak tedariki, temsili)

Aslında, çok enteresandır, yukardaki bilgiyi Evliya Çelebi de doğrulamaktadır. Bir bakıma iki kronik örtüşmektedir.

Osmanlı seyyah ve kronikçilerinin pek çoğu çarşı-pazar-panayırlarından bol bol söz etmiştir.  Evliya Çelebi Seyahatnamesi yaklaşık 1670’lerde, yani 270 sene sonra  Sıravolos’ta(Bodrum)  her hafta kurulan böylesi bir çarşı-pazarı tarif etmektedir; üstelik bu yer, Şövalye Teğmen Schlegelholz’un uğradığı çarşıya da çok benzemektedir. Ortaçağda, bilhassa küçük yerleşim merkezlerindeki iktisadi-sosyal-kültürel hayat tarzlarındaki değişim hızının ne kadar yavaş olduğu düşünülürse, bu yaklaşım yabana atılamaz. Ünlü seyyahımızın bahsettiği çarşı, bugünkü Turgutreis Kemer Mahallesi’nin bulunduğu alanda kurulan pazar-panayır olsa gerektir. Karşıda, İstanköy’de yetişen narenciyeler için İstanbul’dan her sene helvacılar geliyor ve buraya da uğruyor, satın aldıkları meyveleri sıkıp suyundan helva yapıyorlardı. 1670’lerde Kemer Köyü, Karabağlar Nahiyesi’ne (bugünkü Karabağ); Karabağlar da Karaova Kazası’na bağlıdır. İşte, o satırlar:

(Resim 9: Moğol Ordusu , temsili)

Kemer Köyü; Menteşe toprağında Karaova Kadılığıdır. 150 akce Kadı burada oturur ve nahiyesi 11 köydür. Kethudayeri yoktur, ama serdarı vardır. Asitane-i Saadet’ten(İstanbul) Istanköy Adası‘na limon, turunc ve başka meyve suları yapmaya helvacılar gelir. Bu Kemer Köyü de bağ, bahce ve limon turunclu yer olmakla saray helvacıları bu Kemer Köyü‘nde oturup limon ve turunc hasıl ederler.Bu Kemer Köyü 100 haneli ve 1 camili Müslüman köyüdür. Ama carşı pazar, han ve hamam yoktur. Ancak hafta pazarı durup büyük kalabalık olup her şey bulunur. Bu kazada asla kasaba yoktur. Ama gayet mamur ve şenlikli kazadır ve deniz kıyısında Kara Bağ/lar bu kazanın nahiyesidir… ” (Evliya Çelebi Seyahatnamesi , sayfa 252, Seyit Ali Kahraman, 9.Kitap- I. Cilt)

1400’lerde İstanbul(Konstantinopolis) Bizans’ın başkentiydi. Helvacılar o devirde de var mıydı; varsa bile İstanköy ve Halikarnas Yarımadası’na narenciye satın almaya gelir miydi, bilinmez. Ama şurası bir gerçek ki; günümüz Turgutreis-Kemer-Karabağ mevkiide bir pazar-panayır-çarşı kurulmaktaydı. Yani, Akdeniz’deki ticaret ve alışveriş hayatı  yer yarılsa, kıyamet kopsa dahi bir biçimde devam ediyordu. Aslında bu durum günümüzün dünyasının da tuhaf bir gerçeğidir ve sürüp gitmektedir…

(Resim 10: Moğol Ordugahı, temsili gravür)

Demek ki Teğmen Schlegelholz, Menteşe bölgesindeki tüm pazaryerlerini ve limanları biliyor; buralarda alışverişler yapıyor; dolayısıyla Türklerden tacir, ümera gibi  efendi ve bey sınıfından bazı mühim kimselerle ahbaplıklar  kuruyordu. Böylece de yasakları  kolaylıkla delebiliyordu.

(Resim 11: Talan-yağma,  Karakalpak gravürü)

Ancak, bunu her zaman yapabiliyor muydu?

1403 senesi, biraz değişik bir seneydi… Menteşe toprakları Anadolu’yu kasıp kavuran Timur’un askerleriyle doluydu çünkü. Emir Timur, Osmanlı hanedanlığına son verip İzmir’i yakıp yıktıktan sonra; filler, katırlar, develer dolusu ganimet ve Padişah Yıldırım Bayezid başta, esirleriyle birlikte yaklaşık 200 bin kişilik ordusuyla ülkesine geri dönüyordu. Bu arada, bir çekirge sürüsü gibi geçtikleri heryeri silip süpürüyorlardı. Yanlarında götürdükleri esirlerin binlercesi  de Türk’tü.   (Bkz. Doç.Yılmaz Karadeniz, Dr. Bilal Dedeyev, Tahsin Yazıcı makleleri)

(Resim 12: Şövalyeler savunma halinde ve tetikte; temsili)

Yani, 1403 kışında Batı Anadolu topraklarında Timur denen bir bela vardı. Askerleri bir yandan yağma yaparak ve dura kalka intikal ediyor, bir yandan da oraya buraya yolladığı artçı, yancı, kanat, öncü, keşif  vb. birlikleriyle düzenli ordu taktikleri uyguluyordu. Nitekim, koskoca ordu önce Ayasulug, sonra da Balad’ta  kışlamış vaziyetteydi.

Timurleng, 1402-1403 kış mevsimini garbî Anadolu’da ve bilhassa Tire, Ayaslug(Selçuk) ve Balad’da geçirmişti. Bu sırada muhtelif şark ve garp devletlerinden elçiler geldiği rivâyet edilir…  (Bkz-İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi Cilt 1,  sayfa 126, İsmail Hami Dânişmend)

(Resim 13: Timur Ordusu Balad ordugahını  kaldırıyor; temsili gravür)

Timur’un bu yörelerdeki faaliyetlerinden yaklaşık bir müddet  sonra deniz yoluyla bölgeden geçen ve Timur’un yanına giden İspanyol seyyah Clavijo, Timur’un Balad (Palatia-Palacia) civarında karargâh kurup, Rodos Şövalyelerine ait olan yerleri vurduğunu ve halkı esir aldığı bilgisini vermektedir. (Bkz- “Narratıve of the Embassy of Ruy Gonzalez de Clavıjo to the court of Timour, at Samarcand A.D. 1403-1406” Cambridge University Press, Newyork 2009/”Timur, Rodos Şövalyeleri ve Batı Anadolu Seferi”- Yahya Başkan)

Velhasıl, 1403’ün ilk ayları itibarıyla Moğol tehlikesi daha geçmemişti.  Rodos Şövalyeleri Türk topraklarında  öyle ellerini kollarını sallaya sallaya, tedbir almaksızın serbestçe dolaşmıyordu.  Dikkatli olmak zorundaydılar. Buna rağmen, Şövalye Schlegelholz çok cesur biri olmalıydı ki Menteşe ülkesindeki pazarlara gidip gelmeyi göze alabiliyordu. Yine de Şövalyelerin aklında harabe Halikarnas’a kale yapma fikri olsa bile, bunu böylesi bir ortamda gerçekleştirmeleri mümkün değildi. Öte yandan, Rodos’ta bulunan Şövalyeler içinde İzmir katliamından kaçıp kurtulanlar da vardı ve Moğolları en iyi onlar tanıyordu.  Timur ve askerlerinin kendiliğinden çekip gitmesini beklemekten, bunun için dua etmekten başka çareleri yoktu. Kos-Kalymnos-Leros valisi Teğmen Schlegelholz’un da elinden birşey gelemezdi.  Muhtemelen yaptığı en faydalı iş, bölgede neler olup bittiğine dair sık sık  istihbarat alabilmesiydi ve muhakkak ki kalabalık dolaşmak, büyük çapta alışveriş yapmak türünden göze batacak davranışlardan kaçınıyordu. O da herkes gibi Moğolların gidişini bekliyordu. Zaten, onlar bölgeyi terketmeden kimsenin eskisi gibi anakaraya gidip gelmesi mümkün değildi.

Nitekim bahara doğru Timur ordusu çadır söküp intikal hazırlaklarına başlamıştı. Bu harika hareketliliğe, Menteşeoğulları başta Küçük Asya’da sevinmeyen tek bir Tanrı kulu dahi olamazdı…

(Resim 14: Şövalyeler bekleyişte, temsili)

Bir sonraki bölümde, Menteşe Beyliği ülkesini adım adım bilen Teğmen Schlegelholz’un, Salmakis Körfezi’nin güneydoğu ucuna, saray-tapınak kalıntısıyla dolu Zephyria yarımadacığı üstüne, tüm uyarılara rağmen kale temeli yapmasının sebepleri ve fazlası ele alınacak.

Devam edecek…   Mehmet Çilsal