BODRUM’A KALE YAPILMASI FİKRİ ASLINDA KİME AİTTİ…

Bodrum’a kale yapılması fikri aslında kime aitti? Menteşe bölgesi genelinde ve Yarımada’da nasıl bir sosyo-ekonomik-kültürel hayat vardı? Levantta savaş ve ticaretiyle Moğollar’ın bitmeyen talanları…

15’nci yüzyılın başları…

Karya başkenti Halikarnas, 12’nci yüzyıldan itibaren meydana gelen depremlerle sık sık yıkılmıştı ve Rodos Hospitaller Şövalyelerinin Zephyria adacığına kale yapmaya başladığı günlerde tam anlamıyla yıkık dökük, harabat bir yerdi. Ünlü anıt mezar Mausoleum’un önemli ölçüde ayakta olduğu bilgisini veren kaynaklar mevcut. Yeri geldiğinde bunlardan sözedeceğiz. Ama genel olarak, 1403’lerde Mausoleum ile Zephyria arasında kalan bölgenin ıpıssız, adeta inin cinin top oynadığı hayalet şehir görünümünde olduğunu söylemek mümkün.

(Resim 1: Halikarnas Kenti, temsili gravür)

Öte yandan, otları, çiçekleri, kuşları, karıncaları, sürüngenleriyle doğal  yaşam elbette kendi halinde sürüp gidiyordu. Bakımsız olsalar bile narenciye, nar, incir, badem, harnup, zeytin vb. ağaçları vakti gelince elbette çiçek açıp meyve veriyor ve çevre köy ya da adalardan birileri  muhtemelen ara sıra uğrayıp tüm bu yemişleri toplayıp gidiyordu.

(Resim 2: Köylerde hayat, temsili gravür)

Yarımada’nın geri kalan kısımları ise öyle çok ıssız sayılmazdı. Vergi toplayıp güvenlik sağlayan egemen devlet-erk (Şövalyeler-Menteşeoğulları-Osmanoğulları) el değiştirse de Beksimed, Karabağ, Müsgebi, Sandıma gibi karyelerin(köy) değirmenleri işlekti; bacaları tütüyor, sosyal-iktisadi hayatları devam ediyordu. Batıya doğru hemen ötede tüccar gemilerinin uğradığı Aspat(Strobilos) adında yarı işlek küçük bir liman vardı. İskelenin hemen arkasındaki yamaçlara kondurulmuş ev, sarnıç, hisar gibi yapılarda Rumlar yaşıyordu ve bu hanelerin belki de birkaçı Türklerindi. Köyleri birbirine bağlayan  yollar da, Karaova-Milas-Beçin yolu da tamamen durgun değildi…   (Resim 3: Ortodoks Manastır, temsili gravür)

(Resim 4a ve 4b: Kos Bodrum portolan-isolario, Cristoforo Buondelmonti. 1420)

Harabat Halikarnas şehrinde “Hagia Marina” adında bir de Bizans manastırı olduğunu  Danimarkalı profesör arkeologların (Prof. Kristian Jeppesen ve Paul Pedersen)  kazı çalışmaları ve haritalarından biliyoruz. Ancak, manastır, 15’nci yüzyılın başında ayakta mıydı; bölgedeki Ortodoks ahaliye dini hizmetler veriyor muydu, bilmiyoruz. 1406’da Rodos’a gelen ünlü seyyah ve keşiş Cristoforo Buondelmonti’nin, Kos-Bodrum isolariosunda St. Pierre Kalesi’inin yanısıra Salmakis(Kaplan) Kalesi, Myndos ve Mylasa giriş kapılarını(kule) çizmiş olduğu halde,  Aya Marina Manastırı’nı çizmemiş olması şöyle yorumlanabilir: Aya Marina Manastırı da Mausoleum gibi  geçmişteki depremlere dayanamamış ve yıkılmıştı. Sonraları da kimse tamir etmemişti. Manastır yıkılmamış olsaydı, ki Ortodoks manastırlar genelde büyük ve yüksek kuleli yapılar olduğu için, Cristoforo Buondelmonti haritasında ona da  yer verirdi. Velhasıl, bu tarihlerde Yarımada’daki dini hayat hakkında kesin bilgilere sahip değiliz.

(Resim 5:  Balad ve liman ticareti, temsili gravür)

 Savaş ve ekonomi

İktisadi hayat savaşlara rağmen bir biçimde devam ediyordu.  Bölge ekonomisine en büyük katkıyı ezelden beri çeşitli yerlere kurulan çarşı-pazar-panayırlar ile iki şehir sağlıyordu. Bunlardan biri Rodos, diğeri de Balat’tı. Ancak, Yıldırım Bayezid döneminin ticari yasakları çok büyük sıkıntılara yolaçmıştı.

(Resim 6: Bir tüccar, gravür)

Batı Anadolu Beylikleri’nin buğday ihraç ettikleri en önemli yer St. Jean Şövalyeleri’nin elindeki Rodos Adası’ydı. Rodos Şövalyeleri ile Türkler arasında siyasî gerginlikler ve savaşlar eksik olmamasına rağmen, Rodos Adası geçimini büyük ölçüde Türkiye’den temin edilen hububat ve erzak ile sağladığından, özellikle Menteşede çok sayıda Rodoslu tüccar ticarî faaliyetlerde bulunuyor ve bu bağlamda Rodos’a büyük miktarlarda hububat ve erzak ithal ediyorlardı. Hatta bazı kaynaklara göre, adada yaşayan bazı Türk tüccarlar bile vardı. Rodos Şövalyeleri, Papalık politikalarının Doğu’daki uygulayıcısı olduklarından, Papalığın “kâfirler” ile ticareti yasaklayan kararları onlar söz konusu olduğunda sıkı sıkıya uygulanmıyor; zaman zaman Şövalyelerin Türkler ile ticaret yapmalarına ve ihtiyaç duydukları ürünleri Türkiye’den temin etmelerine müsamaha gösteriliyordu. Çünkü Şövalyelerin Rodos Adası’nda tutunmaları ancak Türklerden   ihtiyaçları olan malları temin edebilmeleri sayesinde mümkündü…. Nisan 1403 yılı itibariyle Balat’ta buğday satın alan Rodoslu tacirlerin varlığı, bu tarihten önce taraflar arasında bir antlaşmanın yapılmış olabileceğini akla getirmektedir…

[Bkz-“Ege’de Türk-İtalyan Hububat Ticareti (13. – 14. Yüzyıllar)”-Dr. Serdar ÇAVUŞDERE]

Şurası bir gerçek ki, 1403 öncesinde Rodoslu tacirlerin Balat’ta ticari sözleşme yapması mümkün değildi. Firuz Bey, Osmanlı’nın Menteşe Sancakbeyi idi ve Yıldırım Bayezid’in emirlerinden çıkması mümkün değildi; bu yüzden, şövalyelere erzak satış yasağını harfiyen uygulamakla yükümlüydü.Yani, heryerde çok sıkı güvenlik tedbirleri alınmıştı Burdan şu sonucu çıkar; Şövalyeler ile Türkler arasında bir alışveriş oluyorduysa, bu ancak kaçak yollarla mümkün olabiliyordu.

(Resim 7: Balat’ta Pazar, temsili)

Devasa ticari çarkın döndüğü esas yer, Balat şehriydi. Balat, uzun yıllardır bölge iktisadi hayatının en önemli merkeziydi. Menteşeoğullarının payitahtı olan bu liman kenti, Batı Anadolu’daki en ünlü, en zengin şehirdi.  Dolayısıyla da hem deniz, hem karadan tüm yollar buraya çıkıyordu. Halikarnas Yarımadası  köyleri ile Strobilos (Aspat) Limanı, belki de Beçin’den ziyade bu şehirle irtibatlıydı. Havalideki her ademoğlu herhalde ömrü boyunca en az bir kez Balat’ı görmüştü.

(Resim 8: Balat Limanı, temsili)

1.Heyd’e göre İzmir, Ayasolug, Efes ve Balat limanları oldukça önemliydi. İzmir, Ayasolug ve Balat’tan sonra gelmekteydi. Venedik, Ceneviz, Mısır arasında milletlerarası bir hüvviyete sahip olan bu iki limanda; gıda, kumaş, iplik, at, kürkten başka köle ve cariye ticareti yapılıyordu. (Bkz,Timur-Rodos Şövalyeleri ve Batı Anadolu Seferi-Doç. Yahya Başkan)

(Resim 9: Balat’ta Moğol ordugahı, gravür temsili)

Anadolu’nun çeşitli yerlerinden getirilen ürünlerin toplandığı Balat Pazarı, bir ticaret merkezi olan Girit’teki Venediklilerin emtia ihtiyacının büyük kısmını karşılıyordu. Balat, aslında sadece Venedikli tüccarların değil; Rodos, Barcelona, Floransa, Cenova, Regusa ve Messina’dan gelen tacirlerin de uğrak yeri olan milletararası pazaryeriydi (E. Zacharidou). Sakız Adası’nda ikamet eden Cenevizliler, burdan aldıkları malları Mısır’a satar; Mısır’dan aldıkları muhtelif ürünleri buraya getirirdi(W. Heyd). Açıkçası Balat Pazarı, Anadolu’nun batıya açılan ticari kapısı niteliğindeydi. Menteşe beylerinin sayesinde bu pazarın önemi daha da artmıştı.(Bkz-Ortaçağ Akdeniz’inde Menteşe Beyliği’nin İktisadi faaliyetleri ve At Ticareti-Doç. Tülay Metin

Fakat, 1403 kışı itibarıyla Balat’ı Moğol haydutları basmıştı. Bu, bir şehrin başına gelebilecek en büyük, en talihsiz musibetti. Timur, Ankara Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı yanında yeraldığı için Mehmet Bey’in  ırz-namusuna dokunmuyordu ama Menteşe topraklarındaki canlılar dahil herşeyi kendi malı ve mülkü olarak gördüğü muhakkaktı. Haliyle, kim talandan ne kaçırırsa, kardı.

(Resim 10: Harabe Halikarnas’tan kesit, temsili gravür)

Batı kroniklerinin birinde bu tarih ve bölgede yaşanan bazı Moğol talanlarından bahsedilmiştir. Kronikte; 1403’ün kışında Timur Ordusu Balat’ta ordugah kurduğundan beri felaketlerin ardı arkasının kesilmediği, bunlardan birinin de Leros adasında yaşandığı, 1395’den beri  zaten istila korkusuyla her gece kaleye çekilen ada halkını bu sefer de karşı kıyıda, Balat’ta kışlayan Moğolların  talan ettiği; ne kadar hayvan, kıymetli eşya vb. varsa ellerinden alındığı ve çoğunun köle olarak götürüldüğü anlatılmıştır.

(Resim 11: Menteşe Beyi, temsili suluboya baskı)

İzmir felaketinin ardından daha toparlanamamış olan Şövalyeler, Timur askerlerinin Leros’u yağmalamasına engel olamamıştı. Üstelik diğer küçük adalarda da benzer vakıalar sık sık tekrarlanıyordu ve Rodos hariç, Dodecaneseliler(12 Ada) canından bezmişti adeta…

Timur ordusunun bölgede ordugah kurması herkes için tam bir kabus olmuştu. Bu arada, Ankara’da esir alınan Padişah Yıldırım Bayezid ve maiyeti de ordu nereye gitse oraya götürülmekteydi. Osmanlı Hükümdarı’nın Balad’ta bir kafeste tutulduğu haberi tüm Menteşe topraklarına çabucak yayılmıştı muhtemelen.

(Resim 12: Moğol talanı, temsili)

Halikarnas’ta kale inşası böylesi bir ortamda  mümkün müydü?

Önceki bölümlerde değindiğimiz gibi, St. Pierre Kalesi’nin inşa edilmesine karar veren tarihi şahsiyet, Rodos merkezli Hospitaller Şövalyeleri’nin başı olan Magistra Philibert De Naillactı ve bu kararın arkasındaki temel vakıa İzmir St. Pierre Kalesi’nin feci bir şekilde kaybedilmiş olmasıydı. Ancak, buna bizzat kendisi karar vermiş olsa da, bazı batılı kroniklerde fikir babasının Magistra Philibert De Naillac olmadığı yazılıdır.

(Resim 13: Alman Şövalye Teğmen Schlegelholt, temsili gravür)

Gerçek ya da değil, Felix Faber ve Guillaume Caoursin kroniklerinde anlatılanlara göre, Rodos Şövalyelerinin Halikarnas’a kale yapma hikayesi, Menteşeoğlu İlyas Bey’in Balat Sarayı’nda (Palatia Nueva) tahta oturup hüküm sürdüğü senenin ilk günlerinde başlamıştı, ki bu tarih  1403 kışıydı, Timur’un Balat’ta ordugah kurduğu tarih yani.

Yazar Guillaume Caoursin, aynı zamanda Haçlılar Birliği genel sekreteriydi ve 1480 Rodos Kuşatması’nın kitabını yazmıştı. Kitabında öyle bir dil kullanmıştı ki, tüm Avrupa’da elden ele dolaşan bu kitap sayesinde şövalyeler için lazım olan finans yardımları bir anda artıvermişti.  Felix Faber ise bir  hacıydı. İki kez Kudüs yolculuğu yapmıştı ve 1483 senesinde yaptığı ikinci yolculuğunda Rodos’a uğramış; Sekreter Guillaume Caoursin’le de bu adada tanışmıştı. İkisi arasında geçen bir sohbet sırasında, Guillaume Caoursin ona St. Pierre Kalesi hakkında şöyle bir hikaye anlatmıştı: “…St. Pierre Kalesi’nin inşası, Alman kökenli çok çalışkan ve maharetli, hoş bir subay olan Johann Hesso Schlegelholz tarafından başlatıldı. Anakarada bir kale inşa etme fikrini bu kumandan akıl etti. Teğmen, askeri talim işleriden başka, karşı anakaranın deniz kıyısında Türklerin ‘çarşı’(tharse) dediği bir yerlere de gidip geliyordu. Çarşı; senenin bazı günlerinde binlerce insanın rağbet ettiği fuar düzenlenen bir yerdi. Bu arada  kale inşa etmek için çok çok uygun bir zemin bulmuştu “(Bkz. Essai de chronologie des campagnes de construction du château Saint-Pierre Bodrum, Monsieur Jean-Bernard de Vaivre)

Teutonic Şövalye Schlegelholtz kimdi?

Bir sonraki bölümde Bodrum’a kale yapılması fikrinin babası olan Şövalye Schlegelholtz  ve onun bu fikrinin nasıl karara  dönüştüğü ele alınacak.

Devam edecek… Mehmet Çilsal